BELİRSİZ ALACAK DAVASI VE ŞARTLARI

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 107. maddesinde belirsiz alacak davası; “Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.” şeklinde düzenlenmiştir.

Kanun’un açık hükmü gereğince, davanın açıldığı tarihte alacak miktarının tam ve kesin olarak belirlenemediği durumlarda belirsiz alacak davası açılabilmektedir.

Maddenin gerekçesinde de belirsiz alacak davası şu şekilde açıklanmıştır:

“Hak arama durumunda olan kişi, talepte bulunacağı hukukî ilişkiyi, muhatabını ve bu ilişkiden dolayı talep edeceği miktarı asgarî olarak bilmesine ve tespit edebilmesine rağmen, alacağının tamamını tam olarak tespit edemeyebilir.

Özellikle, zararın baştan belirlenemediği, ancak bir incelemeden sonra tam olarak tespiti mümkün olan tazminat taleplerinde böyle bir durumla karşılaşılabilmesi söz konusudur. Hukuk sistemimiz içinde, böyle bir durumla karşılaşan kişinin hak araması bakımından birçok güçlük söz konusudur. Öncelikle kendisinden aslında tam olarak bilmediği bir alacak için dava açması istenmekte, ayrıca, daha sonra kendi talebinden daha fazla bir miktar alacağının olduğu ortaya çıktığında da bunu davayı genişletme yasağı çerçevesinde ileri sürmesi mümkün olabilmekteydi. Böyle bir durumda, gerçekten bilinmeyen bir alacak için dava açmaya zorlamak gibi, hak aramanın özüyle izah edilemeyecek bir yol ve aslında tarafın kendi ihmali ya da kusuru olmadığı hâlde bir yasakla karşılaşması gibi de bir engel söz konusuydu. Oysa, hak arama özgürlüğü, böyle bir sınırlamayı ve gerçek dışı davranmaya zorlamayı değil, gerçekten hakkı ihlâl edilen veya ihlâl tehlikesi altında olan kişiyi, mümkün olduğunca geniş şekilde korumayı amaçlamalıdır. Son dönemde, gerek mukayeseli hukukta gerekse Türk hukukunda artık salt hukukî korumanın ötesine geçilerek “etkin hukukî koruma”nın gündeme gelmiş olması da bunu gerektirir.

Kaldı ki, miktar ya da değeri belirsiz bir alacak için dava açılması gerektiğinde birtakım sınırlamalar getirmek, dava içinde yeni taleplere veya o davanın dışında yeni davalara yol açarak, usûl ekonomisine aykırı bir durum da meydana getirecektir. Ayrıca, miktarı veya değeri bilinmeyen bir alacak için klasik kısmî davanın da tam bir çözüm üretmediği gerçektir.

(…)

Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmamalı ya da bu objektif olarak imkânsız olmalıdır.

Açılacak davanın miktarı biliniyor yahut tespit edilebiliyorsa, böyle bir dava açılamaz. Çünkü, her davada arandığı gibi, burada da hukukî yarar aranacaktır, böyle bir durumda hukukî yararın bulunduğundan söz edilemez. Özellikle, kısmî davaya ilişkin yeni hükümler de dikkate alınıp birlikte değerlendirildiğinde, baştan tespiti mümkün olan hâllerde bu yola başvurulması kabul edilemez.”

Bu aşamada önemle belirtmek gerekir ki, belirsiz alacak davası açılabilmesi için alacaklının tüm miktarı belirtmese dahi tespit edebildiği ölçüde de asgarî miktarı göstermek zorundadır.

Yine, davacı, alacak miktarını belirleyebiliyorsa veya yapacağı araştırma ile alacak miktarını hesaplayabiliyorsa davanın belirsiz alacak olarak ikame edilmesi mümkün değildir. Böyle bir durumda, hakim, alacak miktarının davacı tarafça belirlenerek eksik harcın yatırılmasına karar vermektedir. Davacı, eksik harcı tamamlamaz ise, davanın açılmamış sayılmasına karar verilmektedir.

Yerleşik Yargıtay uygulamalarında manevi tazminat talebinin belirsiz alacak davası olarak ikame edilemeyeceği kabul edilmektedir.

Nitekim, manevi tazminatın bölünmezliği kuralına aykırı bir biçimde, manevi tazminata ilişkin kısmi veya belirsiz alacak davası açılması hukuken ve yerleşik Yargıtay kararları uyarınca mümkün değildir. Ayrıca, manevi zararın HMK’nın 107.maddesine göre dava yoluyla tespitinin istenmesi de kanuna aykırıdır.

Örneğin, 06/03/2013 tarihli Yargıtay kararında;

“(…)Bu tazminat türü, kişinin haksız eylem sonucu duyduğu acı ve elemin giderilmesini amaçladığı için, zarar gören kişi, öngördüğü miktarı belirleyerek istemde bulunabilir. Manevi zarar, haksız eylemin sonucunda, uğranılan kişilik değerlerindeki azalmanın karşılığı olduğu ve zarar gören tarafından da takdir ve tayin edilebilir bulunduğu için birden fazla bölümler halinde istenemez. Bu tazminat bizzat yaşananın acı ve elemin karşılığı olduğu için, haksız eylemin meydana geldiği anda gerçekleşir. Acı ve elemin bölünerek bir kısmının açılacak kısmi dava ile, kalanının açılacak başka bir davada talep edilmesi, manevi tazminatın özüne ve işlevine aykırı düşer. (…)

 

İş kazasında zarar gören davacı, davanın açıldığı tarihte manevi tazminat alacağının miktarını kendisi belirlediğinden, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu söylenemez. O halde manevi tazminat istemi manevi tazminatın bölünemezliği kuralına aykırı bir biçimde kısmi veya belirsiz alacak davası olarak açılamaz ve manevi zararın HMK’nın 107.maddesine göre dava yoluyla tespiti de istenemez. Bu nedenlerle mahkemece manevi zararın tespitine yönelik davanın hukuki yarar yokluğundan usulden reddine karar verilmesi doğrudur.”

denilmek suretiyle, manevi tazminat tutarının bölünemeyeceği, kısmı veya belirsiz alacak davası şeklinde manevi tazminat talebinin ileri sürülemeyeceği, Mahkeme’den manevi zararın tespitinin istenemeyeceği açıkça karara bağlanmıştır.

(Yargıtay 21.Hukuk Dairesi 06.03.2013 T. ve 2013/ 3004 E. 2013/ 4066 K. sayılı kararı)

Saygılarımızla,

Av. Çağrı Yılmaz – Av. Fırat Tartan

Yılmaz&Tartan Hukuk Bürosu